Tişörtum sırtıma yapışmış, yakası ter içinde. Bu İzmir gecesinde sıcaklık 40 cıvarında gösteriyor ve şehirin simgesi olan Kordon’dan çok uzağım. O meşhur İzmirin güzel kızların akşam üstü piyasa yapmak için deniz kıyısında yürüdükleri yer. Hayir, burda kız yok. Erkek var, cok erkek var. Iğrenç bir ter kokusu kalabaliği kontrol etmeye çalişan ve çıgırından çıkmış polislerin bağırışlarınla havada karışıyor.

 

Bu bir siyasi miting değil. Bu bir siyasi gösteri veya protesto değil. Bu bir yardım organizasyonudur. Soma için. İzmir Atatürk Stadında Galatasaray İspanya şampiyonu Atletico Madrid ile karşılaşıyor. Maçtan elde edilen gelirler Soma’ya bağışlanacak. Yardım ve futbol adına bende 90 TL’mi verdim. Kaldı ki biletimi bulmam lazım, stadın bir köşesinde o bilet bir arkadaşımın elinde.

 

Aşırı bir kalabalığı önlemek için polisler set kurmuş, herkesin biletlerine bakıyorlar. Bileti olmayan stadın çevresine giremiyor. Setin arkasındaki kuyruklarda terli bedenler kapıların etrafında toplanmış, bekliyorlar. Elli bin insanın tek tek sıraya dizilişi iste bunu benziyor. Polisler girmemi izin vermiyor ama tekrar tekrar çaresizce yalvarıyorum. Telefonumda çekmiyor, etraftaki insan kalabalığı herhalde hatları zorlamıştır diye düşünüyorum.

 

Üç kez geçişim ret ediliyor, sonunda şansım açılıyor. Yaşlı bir Polis memuru bir kaç dakika bekle diyor. Bekliyorum. Bazı taraftarlar giriyor. Bazıları geri çevriliyor. Bu yaz akşamın havası ne kadar nemli ise birde o kadar gergin. Amerika’daki Kara Cumalardaki kadar itiş kakış var. Polis beni çağırıyor.

“Öbür sıraya gir” diyor, kafasını o tarafa sallayarak. Anlıyorum. Üstüme gelen insanların arasından sıyrılıp öteki sıraya girmek için “U donuşu” yapıyorum.

“Biletler, biletler! Biletleri görelim lütfen!” Önümdeki iki polis bağırıyor, bazılarını alıyorlar başkalarını geri çeviriyorlar. Benim konuştuğum polis meslektaşının kulağına bir şeyler söylüyor. Meslektaşı dinlerken bana bakıyor. Omuzumda bir el hissediyorum—beni geçiriyor. Savaş alanından kurtulan mülteci gibi hissediyorum kendimi, güvenildiğim için şükrediyorum.

 

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşum sanki. “Sıra” dedikleri sadece insan kalabalığı, hiç bir düzen yok. Stadın çevresini dolaşıyorum, umutsuzca 3A kapısını arıyorum. Şuanda 7B kapısındayım. Kalabalığın arasından geçiyorum. Babalar oğullarını ne kadar yakın tutuyorsa erkekler kız arkadaşlarına o kadar sarılıyor. Ceplerime dikkat ediyorum, çok fazla çocuk rastgele kalabalığın arasında zikzak çiziyor. Bazı taraftar meşale yakıyor; aşırı sıcağa birde kırmızı ışımak eklendi. Bu bir yardım organizasyonudur. Soma için.

20140806_202640 20140806_202636

Arkadaşıma tam turnikelere yaklaştığında yakalıyorum ve biletimi alıyorum. Tam zamanında. Biletleri okuyacak cihaz yok, her şey manüel. Biletimi alıyorlar ve (normaldeki gibi) yırtmıyorlar, bileti olduğu gibi poşete atıyorlar. O bilet bir daha kullanılabilir, başkasını bedava giriş sağlayabilir. Bu bir yardım organizasyonu olacaktı. Soma için. Ben devam ediyorum, tribünlere doğru yol tutuyorum.

 

“Lütfen, çekilinde biz görebilelim.” Önümüzdekilerden cevap yok, reaksiyon bile yok.

“Doksan dakika sizin götlerinizi mi izleyeceğim?” Simdi daha yüksek sesli bir soru, arkamda bir yerlerden geliyor. İnsanlar tribüne akıyor ama yer yok, koltuklar dolu. Yürüme yolunda ayakta durmayı tercih ediyor insanlar, bizim koltukların tam önünde. Bölgedeki tek özel güvenlik çok yoğun, insanları durdurmakta çaresiz kalmış. Simdi stadyum faciaların nasıl olduğunu anlayabiliyorum. Kara bir düşünce.

 

“Bey efendi, lütfen çekilir mısınız? Bizim önümüzü kapatıyorsunuz.” Solumdaki adam yaşlı bir amcaya soruyor bu soruyu, amca oğlunun elini tutuyor.

“Oğlum bu maçı izlemek için geldi ve izleyecek.”

“İzlesin, tamam, ama lütfen başakların görüntülerini kapatmayacak bir yerde izlesin!”

Gerginlik artıyor.

“Burası Almanya değil! Das is Turkei!”

Solumdaki adam şaşkın şaşkın bakıyor. Belki Almanya’da büyümüştür, belki Almanya’da yaşıyordur, ama hala Türk. Hala insan.

“Biz Üç saat önce geldik ve oturduk buraya! Ne demek istiyorsunuz?” diye soruyor, hala şaşkın.

“Burası Türkiye!” Adam simdi bağırıyor, çocuğu etrafına sersem gibi bakıyor. Başı dönüyor olabilir, gözleri sağ sola bakıyor. Çok küçük, ama gerginlikten anlayabiliyor. Türkiye’de yaşıyor.

“Çocuğunuzla geldin demiştiniz, ona göre davranın. ‘Burası Türkiye’? O ne demek? Türkiye’de hayvan gibi mi davranabiliyorsunuz? Lütfen—bize, kendinize, ve çocuğunuza saygılı davranın!” Yine arkamdan gelen bir ses.

“Ben buraya döndüğümde buralarda insanların durduğunu görürsem ve hepinize dalmazsam en adi orospu çocuğuyum!” Kelimeler amcanın ağızından yaşını yakışmayacak bir nefretle çıkıyor, sonra çocuğunu alıp çekip gidiyor. Genç nesil nasıl davranacağını öğreniyor. Üstelik yardım organizasyonunda. Soma için.

 

“Ne yapacağım? Bu maçı oturarak mi izleyeceğim? Bu maç oturarak izlenecek maç değil! Sikim böyle işi.” Başka bir adam kontrolden çıkmış. Her şey çığırından çıkacak gibi. Özel güvenlikten yardım istiyoruz ama diyecek tek şeyi var: “Dinlemiyorlar ki.”

“Senin işin onlara anlatmak!” diyorum.

“Ne yapıyım? Dinlemiyorlar!” Omuzlarını silkip donuyor ve yürüyor, turuncu yeleği ile hala kabak gibi ortada. Bir an adamın yeleğini sırtından alasım geliyor ve adamın işini kendisi için yapasım geliyor. Ama yapmıyorum. Maç başlıyor. Yardım için. Soma için. Hatta, şimdiye kadar Soma’ya dair ilk işaret bir dakikalık saygı duruşundan sonra geliyor. Yavaş yavaş ama bir ciddiyetle karşı tribünden sesler yükseliyor. Sonra elli bin insanın sesi: “Her yer Soma—Her yer Karanlık!”

 

Yaklaşık on dakika içinde insanların önümde durmaması için uyarmaktan maça bakamıyorum. Yirmi dakika içinde herkes ayakta durmak zorunda kalıyor. Yapacak bir şey yok. Normalde kapalı tribünde oturularak maç izlenir. Bu akşam öyle değil, sadece alttaki koltuklar oturabiliyor.

20140806_212428

Keşke orda olsaydık. Ama değiliz. Bende gözlerime insanlara çeviriyorum. Meşaleler yakılıyor, yardım için. Soma için.

20140806_215157

Devre arasında bilet arıyorum, koleksiyonumu eklemek için. Girişte gördüğüm biletlerin koyulduğu poşeti arıyorum ama göremiyorum. Leş gibi kirli basamaklarda oturan bir polis görüyorum. Altında bir kâğıt karton, üstünde oturuyor. Maçlarda görev yapmanın zorluklarından biri. Bu kapıdaki tüm biletler yırtılmış, öbür kapıya git diyor. Girdiğim kapıyı gösteriyor. Oradaki polis yerdeki biletlerin bir tanesini almamı istiyor. Bir tane buluyorum. Üstündeki kirde “Nike” yazısını okuyabiliyorum, bir ayakkabı izi. Ayakkabı tutmak gibiyim, mide bulandırıcı. Tam dönüp gideceğim, poşeti görüyorum. Elimi içine atıyorum ve sıfır bilet buluyorum. Hiç yırtılmamış. Sonra bileğim sert bir şekilde tutuluyor, dans eder gibi döndürülüyorum.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun?” Polis öfkeli, taraftarlar kadar öfkeli. Cevabımı veremeden bilet görevlisi araya giriyor.

“Tamam, tamam”. Bileti yırtıyor ve bana veriyor. Merdivenlerden yukarı kaçarken polisin sert bakışını sırtımda hissediyorum, simamı hafızasına tesir ediyor.

 

Beni başta öteki kapıya yönlendiren polis ile tekrar beraberim. Meslektaşını kızdırdığım için özür dilemek istiyorum ama doğrusunu yaptığımı soyluyor. Ben soruyorum bu ülke ne olacak, insanlara olamayan saygı ile ne yapacağız? Bu kadar belli ki bu saygısızlık bir yardım organizasyonda bile bariz belli oluyor. Geçen akşam CNN Türk’teki Ne Oluyor programına çıkan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri aklıma geliyor. Cumhurbaşkanlık seçimlerin öncesinde soruları yanıtlarken “Bu ülkeye bir ahlak reformu gerekiyor” demişti. Yanlış olduğunu söyleyemem.

 

“Dediler ki eğitim sorunları çözer,” diye başlıyor Polis memuru. Ben dinliyorum ve devam ediyor: “Ama üniversite mezunu olanlarında saygısız davranışlarını görüyoruz. İslam saygıyı öğreten bir din. Senden önce başkalarını yemek yedir, onların yemeği yoksa paylaş kendi yemeğini. Öyle olması lazım.”

“Ama uygulamada sorun var,” diyorum, sözünü keserek. Kabul edercesine başına sallıyor ve devam ediyor.

“Umut gençlikte diyorlar, ama gençlikte ciddi bir ayırım var. Gençlerin yarısı çok şey görüyor ve dünyayı bir şekilde bakıyor. Gençlerin obur yarısı hiç bir şey görmüyor ve hayata bam başka bir şekilde bakıyor. Ben batı Avrupa’da bir kaç ülke gezdim, ama onların hayati daha rahat. Daha az insan var. Burada, tanıdığım yabancıları görüyorum. Sonunda Türk olmak zorunda kalıyorlar, Türk gibi davranmaya başlıyorlar. Ülkelerindeki gibi Türkiye’de davranamıyorlar. Sana da oluyordur bu, Amerika’da davrandığın gibi Türkiye’de davranamazsın.”

Kafamı sallıyorum, anladığımı gösteriyorum. Bir şekilde davranamazsan insanlar seni ezer. Ama öyle olmamalı.

“Geçen gün gazetedeki magazin sayfalarına baktım. O kadar zengin var, ama barzolar. İnsanlar saygısızlıklarını para ile kapatmaya çalışıyorlar.” Polis devam ediyor, hızını almış gidiyor. “Onlar bazı yerlerde kapatabilirler. Senden saklayamazlar, benden saklayamazlar, ama başkalarından saklayabilirler. Paranın önemli olduğu yerlerde. Arabanın markasının önemli olduğu yerlerde, giydiğin kıyafetin önemli olduğu yerlerde.”

Anlıyorum. Öyle yerler çok Türkiye’de.

 

Örnek: Zengin olursan o paranın bir kısmını bağışlayabilirsin. Zengin olursam istiyorum ki başkalarını düşünebilirim. İzmir Atatürk stadındaki taraftarların Somayı unutmamalarını istediğim gibi. Parçalanan aileleri unutmamaları ve onların için devam etmenin ne kadar zor olduğunu unutmamalarını istediğim gibi. Bu akşam neden burada olduğumuzu hatırlasınlar, neden ülkenin asgari ücretin onda birini bir futbol müsabakasına verdiğimizi hatırlasınlar. Bir çok şeyi kaybedenler için geldik. O zaman neden, insan olarak, bir birimize zora sokarız koltuk için savaşarak? Suç tamamen insanlarda değil tabii ki, organizasyon çok kotuydu ama—en az bir kere—kendimiz organize olalım. En azından denemeliyiz. Bazı taraftarlar bunu başarabildi. Bazıları başaramadı. Başarabilenleri teşekkür etmek için, başaramayanları da hatırlatmak için yazıyorum.

 

Maçta 0-0 bitti bu arada.

 

For English please click here.

Advertisements